Mononoke – Hime

Bir Hayao Miyazaki animesi daha, Türkçeye Prenses Mononoke olarak çevrilmiş. Yok olmaya yüz tutmuş bir kabilenin son prensi Ashitaka, vücudundaki bir madde yüzünden çıldırmış domuz görünümlü bir tanrıdan köyünü kurtarmak için savaşırken kolundan yaralanır. Köyünü kurtarır, domuzu öldürür fakat köyün bilge kadını yarasıyla birlikte lanetlendiğini yaranın yavaş yavaş yayılıp en sonunda domuz gibi çıldırarak ölmesine sebep olacağını söyler. Uzaklarda derdine deva aramak için yola çıkar Ashitaka. Ormanın ruhunun onu iyileştirebileceğini öğrenince onu aramaya başlar. Ormanın ruhuna karşı savaşan Demir şehriyle tanışır. Ve de prenses Mononoke ile. Animeyi izledim bitirdim, ne alaka dedim mononoke hiçbir yerde geçmiyor çünkü. Prensesin adı San aslında. İnternette biraz dolanınca anladım ki mononoke Japoncada ruhlar veya canavarlar anlamına geliyormuş (kendim araştırmış değilim biri öyle demiş). Düşününce mantıklı geldi çünkü prenses San ormanın ruhunun ve hayvanların yanında, insanların karşısında olan bir karakter. İnsanlar ve hayvanlar savaşıyor animede. Ashitaka ise bu savaşa ve kine bir anlam veremiyor. Animenin sonu da Ashitaka’nın istediği gibi bitiyor. Birden bire bitiverdi gibi geldi bana, Spirited Away’de de böyle hissetmiştim, birşeyler yarım kaldı gibi, devamı gelecek gibi. Ama bitiverdi. Güzeldi, izleyin derim.

Ashitaka ve San.

Bu da ufak bir trailer:

Advertisements

yine bir hayao miyazaki

Ponyo On The Cliff By The Sea…

Ponyomuz bir adet japon balığı, bir sürüüüü kardeşi var. Okyanusta yaşar kendisi. Babası eskiden insanmış, annesinin ne olduğunu çözemedim. Bir gün okyanusta dolaşırken, ağa takılır, ağdan kaçıyım derken bir kavanoza sıkışır, kıyının yakınlarında kavanozdan çıkmaya çalışırken 5 yaşındaki Sosuke görür onu ve kurtarır. Alır evine götürür, ordan da okuluna. Severler birbirlerini. Anne – babasından anlaşılacağı üzere Ponyomuz normal bir japon balığı değildir. Özel güçleri vardır. Sosuke’yi çok sevince insan olmak ister. Onun bu isteği yüzünden Sosuke ve kasabasının başına gelmedik kalmaz. Güzel bir animeydi. Ben sevdim. Ponyonun insan hali de çok şirindi. O dalgaların üzerinde koşarken benim de koşasım geldi. Hele bir de Ankara’nın sıcağında evde ütü yapıyorken izliyorsanız! Birçok yerinde güldüğümü biliyorum ama şu an neye güldüğümü hatırlayamadım bir türlü. Yaşlılık işte bi de sıcak ve yorgunluk da var tabii 🙂

Ponyonun annesi ve babası.

 

Sosuke Ponyoyu kavanozdan çıkarmaya çalışırken…

bu da Japonca traileri:

Eğlenceli bir animeydi, izleyin derim,

serin kalın efeem 🙂

Spirited Away & The Secret World of Arrietty

Spirited Away

Howl’s Moving Castle’dan sonra izlediğim ikinci Hayao Miyazaki animesi. Kazandığı oskar haricinde 35 ödül daha almış 2001 yapımı iki saatlik güzel bir film. İlk başta çok uzunmuş gibi gelmişti bana iki saat, ama bittiğinde niye devamı yok dedirtti. Seve seve izlerdim Chihiro’nun macerelarını. Çok hoşuma gitti. Filmimiz Chihiro, annesi ve babasının yeni evlerine, kasabalarına taşınma yolculuğuyla başlıyor. Evlerine çok yaklaşmışken yollarını kaybediyorlar ve başka bir kasabaya gidiyorlar. Kasabada kimsecikler yok. Tek bir canlı gezinmiyor, evler, dükkanlar, sokaklar boş. Bu arada Chihiro’nun annesini az buçuk yadırgadım, nasıl rahat annedir, yolda kızcağızını arkada bırakır dönüp de bakmaz. Neyse anne – baba önde Chihirocum arkada gezinirken bu hayalet kasabada, sıcak taze hazırlanmış yiyecekler bulurlar dükkanın birinde. Burdan sonra da olaylar başlar. Gelsin Chihiro’nun maceraları. Çok şirin, cesur bir kızdı Chihiro. Sevdim, izleyin siz de seveceksiniz.

 

İşte burada upuzun bir yazı var, okumak isteyene.

yukarıdaki arkadaş Chihiroyu çok seviyor, hiç peşinden ayrılmıyor 🙂

Bu da altı kollu kamajimiz, şahsen arada benim de bir yerlerden dört tane daha kolum çıksa süper olur. Özellikle yemek ve temizlik yaparken 🙂

gelelim ikinci filmimize:

The Secret World of Arrietty

Yine bir Hayao Miyazaki ürünü ama daha yeni, 2010 yapımı 1,5 saatlik bir film. Kari – gurashi’leri anlatıyor, yani ödünç alıcılar (diye çevirebilirim herhalde, ingilizceye borrowers diye çevirmişler) Üç minik insan, Arrietty, annesi ve babası, normal insanların evinde, onların malzemelerinden alarak yaşıyorlar. Eksildiğini normal insanların anlamayacağı malzemeleri alıyorlar sadece, şeker, mendil gibi. Küçücükler, bir kesme şekeri kucaklayarak tutuyorlar, o kadar küçükler.

Görünmemeye çalışıyorlar, bu yüzden ziyaretlerini genelde geceleyin yapıyorlar. Arrietty ve ailesi için herşey rutin seyrinde giderken, Sho, içinde yaşadıkları evde oturan halasını ziyarete geliyor. Geldiği gün de bahçede Arrietty’i görüyor. Aynı gece, Arrietty ilk gece yolculuğuna çıktığında da Sho yine görüyor onu. Veee macera başlıyor. Burada çok güzel anlatmış, ben ayrıntıya girmeyeceğim, ama izleyin derim çok güzeldi. Ara ara hep merak ederim, özellikle bebeklerin gözünden dünya nasıl görünüyor diye. Filmle birlikte yine merakım kabardı. Nasıl birşeydir acaba yaşadığın dünyada herşeyin dev gibi olması? Gerçi Arrietty’nin kendi evindeki eşyaların boyutları onlara göreydi ama dışarı çıktıklarında herşey büyük, çekirgeler onlar kadar! Çok bana göre değil şahsen.

Bu görülen evin kedisi, insan nasıl olurda korkmaz böyle bir durumda? Ama kızımız çok cesurdu film boyunca. Sho’ya bile kendini gösterdi. Filmi izlerken bir de aklıma zaman mefhumu geldi. Annemiz gündüz uykusuna yatıyor bir sahnede. Düşündüm varlıkların boyutu değişince zaman mefhumları da değişiyor mu, günler uzun gelir mi acaba? Bilemedim.

bu da official traileri.  Her iki filmin de müzikleri çok güzeldi. Şimdi bir Hayao Miyazaki filmi daha izlemeye, hadi bye…

ben de binsem Howl’un şatosuna gitsem ordan oraya…

…her renkle birlikte açılsa kapım başka diyarlara. Kapıyı her açışımda değişik mekanlar bir o kadar değişik insanlar olsa. Sıkıldığımda kapatıp o kapıyı, hemen tekrar açsam, başka bir yere çıksam. Bazen kimse olmasa yanımda, çiçek tarlalarının ortasında, gölün yanındaki küçük kulübede mis gibi kokularla hiç birşey düşünmesem. Öyle gölü seyre dalsam…

Ah güzel animeydi: Howl’s Moving Castle. Hayao Miyazaki’nin yönettiği, Diana Wynne Jones’un hikayesini yazdığı keyifli bir animeydi. Hayao Miyazaki, Ruhlar’ın Kaçışı – Spirited Away animasyonu ile oscar almış. Henüz izlemedim. IMDB’de baktım şimdi, bir sürü animasyona ya senaryosuna ya da yönetmenliğini yaparak katkıda bulunmuş. Güzel bir animeydi. Sophie’yi çok sevdim şahsen. Kötü bir büyüye maruz kalıp birden 90 yaşında yaşlı bir bayana dönmesine rağmen ne kadar olumlu bir karakterdi. Aynaya bakıp kendi kendine söyledikleri çok güzeldi:

You’ll be fine, old lady. You’re still healthy, and these clothes finally suit you.

Anime boyunca Sophie böyle pozitifti, bardağın dolu tarafından baktı hep.

Bu yürüyen şatomuz, yürürken dışarıdan bakınca insanın çok içinde olası gelmiyor. Her bir yeri başka bir yöne savruluyor. İnsanın midesi kaldırmıyor, ama ne hikmetse büyü işte, içine girince sarsıntı marsıntı kalmıyor.

Sevgili Sophie ve yakışıklı büyücümüz Howl’un ilk (acaba?) karşılaşmaları. Var mı beni de çatıların üzerinde havada yürütebilecek birileri?

Büyükanne Sophieciğimiz bu da.

Çok zaman önce Howl’s Moving Castle’ın tanıtımını yine hatırlayamadığım bir blogda okumuş, hafızama kaydetmiştim. Her ne hikmetse hafızam bugün beni şaşırttı, aklıma geldi anime. Hadi netten indireyim izleyeyim dedim. Aradım taradım çalışan bir link en sonunda buldum, indirdim. Akşam eve geldim. Kardeşime anlattım hem animeyi hem bulma uğraşlarımı. Bana ne dese beğenirsiniz: Niye başta bana sormadın, ben de vardı hemde hd. Kendisinin inanılmaz bir film arşivi vardır da. Aha, ne bileyim ben canım hayret birşey. Tamam o da anime izliyor ben de ama kulvarlarımız farklı. Naruto, One Piece nerde ben nerde. Doğal olarak aklıma gelmedi kendisi. Herneyse öyle ya da böyle izlemiş oldum, keyif aldım, tavsiye ederim.

Bu müziğidir, güzeldir:

 

bu da ingilizce trailerı:

 

hoşçakalınız…

Giderken son bir kez Howl’a bakalım mı 😀