alışveriş

Bugünkü konumuz biraz farklı olsun 🙂 Yeni cicilerim geldi bugün:

Saç dökülmesine karşı etkili şampuanım ve saç kremim. Resimdeki 200 ml ama benim aldığım 400 ml olanı. Nereden aldım?

www.eczanemizde.com ‘dan. Sitenin fiyatları çok uygun, çok hızlılar ve müşteri hizmetleri inanılmaz iyi, teşekkür ederim kendilerine. Bu ikinci siparişim, gayet memnunum. İlk siparişimi saat 16’dan sonra vermiştim, ertesi gün 11:30 civarı elime ulaşmıştı, Antalya’dan Ankara’ya. O zaman bir sürü ürün almıştım, bana bir sürü numune yollamışlardı, sevindirik olmuştum.

Bitmek üzere olan şampuanım Babe’nin anti hair lose olanı. Ocak ayı sonundan beri Babe kullanıyordum. En son Babe’mi de bu siteden almıştım. Klorane de kutunun içinden çıkan numunelerden biriydi. Denemeye karar verdim, kremiyle birlikte. Numunesini beğenmiştim bakalım düzenli kullanımda nasıl bir etkisi olacak. Daha önce Klorane’in

saç maskesini saç kremi niyetine kullanmıştım, çooook güzel kokuyor ve saçı yumuşacık yapıyordu. Şimdi saç kremi olan saç kremini deneyeceğim bir de 🙂

Şimdi gidip yatmalıyım, gözlerim hem sıcaktan hem de ramazan uykusundan dolayı acayip acıyor.

Herkese iyi geceler…

Advertisements

yine bir hayao miyazaki

Ponyo On The Cliff By The Sea…

Ponyomuz bir adet japon balığı, bir sürüüüü kardeşi var. Okyanusta yaşar kendisi. Babası eskiden insanmış, annesinin ne olduğunu çözemedim. Bir gün okyanusta dolaşırken, ağa takılır, ağdan kaçıyım derken bir kavanoza sıkışır, kıyının yakınlarında kavanozdan çıkmaya çalışırken 5 yaşındaki Sosuke görür onu ve kurtarır. Alır evine götürür, ordan da okuluna. Severler birbirlerini. Anne – babasından anlaşılacağı üzere Ponyomuz normal bir japon balığı değildir. Özel güçleri vardır. Sosuke’yi çok sevince insan olmak ister. Onun bu isteği yüzünden Sosuke ve kasabasının başına gelmedik kalmaz. Güzel bir animeydi. Ben sevdim. Ponyonun insan hali de çok şirindi. O dalgaların üzerinde koşarken benim de koşasım geldi. Hele bir de Ankara’nın sıcağında evde ütü yapıyorken izliyorsanız! Birçok yerinde güldüğümü biliyorum ama şu an neye güldüğümü hatırlayamadım bir türlü. Yaşlılık işte bi de sıcak ve yorgunluk da var tabii 🙂

Ponyonun annesi ve babası.

 

Sosuke Ponyoyu kavanozdan çıkarmaya çalışırken…

bu da Japonca traileri:

Eğlenceli bir animeydi, izleyin derim,

serin kalın efeem 🙂

en sonunda

yeni iş yerime katılışımı yaptım cuma günü. Artık iş yerinde dizi izlemek yok 😀 yoğun olduklarını söylediler. Salıdan itibaren ufak bir oryantasyon eğitimi alacağım. İnsanlar hakkındaki ilk izlenimim iyiydi, güleryüzlü hatta çok espritüel insanlar var. Bir tanesi Uygur Türkü, Çin’den 1990’da evlenip gelmiş. İnşallah ilk izlenimim sonuna kadar aynı olur, huzurlu bir iş ortamı çok önemli mağlum… Eski işyerimden ayrılışım çok uzun zaman aldı. Sevgili üniversitem yerime biri gelene kadar bırakmadı beni. Personel dairesi ne kadar ayın 15’inden önce ayıralım maaşını yeni yerinden alsın, yerine kadro geldi nasılsa dese de sevgili amirlerim bırakmadı ve ayrılışım anca ayın 20’sinde oldu. Neyse buna da şükür, ben artık ekimde anca giderim diye düşünmeye başlamıştım zira. Böyle olunca geçen haftayı ilişik keserek geçirdim. Sıcağın göbeğinde oraya git, buraya git. Neyse en sonunda bitti ve inşallah bundan sonrası mutlu son 🙂
Dün sabah Eskişehir’e gittik bu arada. Çok uzun zaman oldu annemleri görmeyeli, bir özlem giderdik. Kısa oldu gerçi, ama olsun. İnşallah belki onlar ramazanın sonuna doğru Ankara’ya gelirler. Eskişehir de Ankara gibi sıcaaaak… Her yer açık bi gram esmiyor şu an ev 😦

Netten bulduğum Eskişehir fotoğrafları, yaz izninde gittiğimizde kendim daha çoğunu çekeceğim. Şimdilik bu kadar:

Eskişehir, Köprübaşı

Eskişehir, Köprübaşı

Porsuk’tan sanırsam Eskişehir daha bir nemli geldi. Benden bu kadar, açım, yazacak halim kalmadı 🙂

Spirited Away & The Secret World of Arrietty

Spirited Away

Howl’s Moving Castle’dan sonra izlediğim ikinci Hayao Miyazaki animesi. Kazandığı oskar haricinde 35 ödül daha almış 2001 yapımı iki saatlik güzel bir film. İlk başta çok uzunmuş gibi gelmişti bana iki saat, ama bittiğinde niye devamı yok dedirtti. Seve seve izlerdim Chihiro’nun macerelarını. Çok hoşuma gitti. Filmimiz Chihiro, annesi ve babasının yeni evlerine, kasabalarına taşınma yolculuğuyla başlıyor. Evlerine çok yaklaşmışken yollarını kaybediyorlar ve başka bir kasabaya gidiyorlar. Kasabada kimsecikler yok. Tek bir canlı gezinmiyor, evler, dükkanlar, sokaklar boş. Bu arada Chihiro’nun annesini az buçuk yadırgadım, nasıl rahat annedir, yolda kızcağızını arkada bırakır dönüp de bakmaz. Neyse anne – baba önde Chihirocum arkada gezinirken bu hayalet kasabada, sıcak taze hazırlanmış yiyecekler bulurlar dükkanın birinde. Burdan sonra da olaylar başlar. Gelsin Chihiro’nun maceraları. Çok şirin, cesur bir kızdı Chihiro. Sevdim, izleyin siz de seveceksiniz.

 

İşte burada upuzun bir yazı var, okumak isteyene.

yukarıdaki arkadaş Chihiroyu çok seviyor, hiç peşinden ayrılmıyor 🙂

Bu da altı kollu kamajimiz, şahsen arada benim de bir yerlerden dört tane daha kolum çıksa süper olur. Özellikle yemek ve temizlik yaparken 🙂

gelelim ikinci filmimize:

The Secret World of Arrietty

Yine bir Hayao Miyazaki ürünü ama daha yeni, 2010 yapımı 1,5 saatlik bir film. Kari – gurashi’leri anlatıyor, yani ödünç alıcılar (diye çevirebilirim herhalde, ingilizceye borrowers diye çevirmişler) Üç minik insan, Arrietty, annesi ve babası, normal insanların evinde, onların malzemelerinden alarak yaşıyorlar. Eksildiğini normal insanların anlamayacağı malzemeleri alıyorlar sadece, şeker, mendil gibi. Küçücükler, bir kesme şekeri kucaklayarak tutuyorlar, o kadar küçükler.

Görünmemeye çalışıyorlar, bu yüzden ziyaretlerini genelde geceleyin yapıyorlar. Arrietty ve ailesi için herşey rutin seyrinde giderken, Sho, içinde yaşadıkları evde oturan halasını ziyarete geliyor. Geldiği gün de bahçede Arrietty’i görüyor. Aynı gece, Arrietty ilk gece yolculuğuna çıktığında da Sho yine görüyor onu. Veee macera başlıyor. Burada çok güzel anlatmış, ben ayrıntıya girmeyeceğim, ama izleyin derim çok güzeldi. Ara ara hep merak ederim, özellikle bebeklerin gözünden dünya nasıl görünüyor diye. Filmle birlikte yine merakım kabardı. Nasıl birşeydir acaba yaşadığın dünyada herşeyin dev gibi olması? Gerçi Arrietty’nin kendi evindeki eşyaların boyutları onlara göreydi ama dışarı çıktıklarında herşey büyük, çekirgeler onlar kadar! Çok bana göre değil şahsen.

Bu görülen evin kedisi, insan nasıl olurda korkmaz böyle bir durumda? Ama kızımız çok cesurdu film boyunca. Sho’ya bile kendini gösterdi. Filmi izlerken bir de aklıma zaman mefhumu geldi. Annemiz gündüz uykusuna yatıyor bir sahnede. Düşündüm varlıkların boyutu değişince zaman mefhumları da değişiyor mu, günler uzun gelir mi acaba? Bilemedim.

bu da official traileri.  Her iki filmin de müzikleri çok güzeldi. Şimdi bir Hayao Miyazaki filmi daha izlemeye, hadi bye…

bir sürü istanbul…

Baktım, dün koyduğum fotoğraflar az geldi gözüme. Fotolarla devam İstanbul’a..

 

Haydarpaşa

 

Üsküdar sahili

 

Kabataş

 

Dolmabahçe

 

Ortaköy’den köprü

 

Ortaköy’den Beylerbeyi sarayı

 

Köprü

 

Vapurdan

 

Sultanahmet

 

Aya Sofya

 

Topkapı Sarayı

 

Galata Kulesi

 

Galata Köprüsü

 

Süleymaniye Cami

 

Eyüp

 

Eyüp Cami

 

Teleferik – Pierre Loti

 

Pierre Loti’den

 

Pierre Loti

 

Eminönü, balıkçı

 

İstanbul Üniversitesi

 

Beyazıt Cami

 

Kapalı Çarşı

 

Kapalı Çarşı

 

Çemberlitaş

 

Çemberlitaş

 

Sultanahmette dondurmalı bir böcük 🙂

 

Sultanahmet, el emeği stantları

 

Aya Sofya

 

Kadıköy

 

Büyük Çamlıca’dan İstanbul

 

Büyük Çamlıca’dan İstanbul

 

he he he, yine bir yerlerde ben varım :)))…

Ada vapuru yandan çarklı…

Cuma günü eşim de ben de izin aldık bir gün, sabah saat altıda evimizden İstanbul’a doğru harekete geçtik. Ankara’dan İstanbul’a 6 saatte vardık. Kalacak yerimize yerleştikten sonra başladık dolanmaya 😀 Fenerbahçe’de kaldık bu arada, güzel bir yerdi. Denize nazır. İlk gün Üsküdar’da Kız Kulesine gittik. Tepesine çıkıp İstanbul manzarası izledik. Bol bol fotoğraf çektik.

 

 

Kız Kulesinden Kabataş’a geçtik. Vapurdan inerken sevgili görevli abimiz bu trafikte otobüse binmeyin yürüseniz daha çabuk varırsınız dedi, biz de onu dinledik ve akılsız başın cezasını ayaklar çeker ne demek öğrenmiş olduk. Ha nereye yürüdük, Ortaköy’e. Niyeyse yolda da hiç trafik görmedik. 10 dakikada varacağımız yere 50 dakikada gittik. Ancak karnımızı doyurup, tezgahlara şöyle bir kısacık bakabildik. Çünküm Beşiktaştan Kadıköye giden vapur hemencik bitiveriyormuş ( ne demekse artık) malesef. Ne kadar erken en son vapurun kalkış saati çok şaşırdım. Ben şöyle 23 ve sonrasıdır diye düşünmüştüm ama 21:45 son vapurdu. Son otobüste Kadıköyden Fenerbahçeye 22 olunca biz 21:15 vapuruna binmek zorunda kaldık. Dolayısıyla Ortaköy’de çok dolaşamadık. Çok içim yandı, tezgahların hepsine bakamadım çünkü 😦 Çok güzel bir toka aldım kendime, ama dönüş yolunda bir tarafı kırıldı 😦

 

 

Ortaköy meydanında dolanıp köpeğiyle poz veren ilginç amca.

 

 

Önce vapurumuza sonra otobüsümüze binip odamıza gittik, serildik kaldık o kadar yürüyünce ayaklarımız ağrıdı tabi. Aslında google earthden baktık hepi topu 3 km yürümüşüz, iki katını yürüdüğümü bilirim ama niyeyse bu sefer ayaklarım ağrıdı. Cumartesi sabahı vakit nakittir diyip kalkabildiğimiz kadar erken kalktık. Gerçi FB’den otobüse binişimiz dokuzu buldu yine de 😦 Kadıköyde Beyaz Fırından Üsküdar böreği ve çeşitli kurabiyelerden alıp attık kendimizi Eminönü vapuruna. Vapurda böreklerimizi yedik bi güzel, martıların fotolarını çektik. Hepsi de çok güzeldi.

 

 

Ne becerikli hayvanlar, simitleri havada kapıyorlar…

Eminönünden otobüsle Eyüp Sultana gittik, şöyle bir dolanıp çok fazla vakit kaybetmeden hooop teleferikle Pierre Lotiye. Bu arada teleferik için sıra beklerken hoş olmayan bir olay yaşadık. Yabancı bir kadın geldi yaklaşık 30 kişinin arasından bir şeyler söyleyip cüzdanını gösterip geçti. Ben ilk başta daha önce geldi de birşey düşürdü diye düşündüm. Sonra bir baktık kadın sıranın enbaşına geç, eliyle arkadaşlarını da yanına çağır. Bu arada bizden sonra geldiler, arkadaşları arkamızdaydı. 3 kişi de onlar hadi en başa geçtiler. Bi de İngilizcede konuşmuyor, anlamadığım başka bir dilde boyuna, itiraz edenlere bağıra bağıra sanki kendisinin hakkı yenmiş gibi cevap verdi sürekli. Hiç kimseyi tınlamadı, arkadaşlarını aldı bindi ve gitti. Biz de arkasından bakakaldık. Ne şirretti. Neyse dedik çıktık Pierre Lotiye. Beyaz Fırın kurabiyelerimiz ve çayla birlikte Haliç keyfi yaptık.

 

 

Kurabiyelerin de herbiri diğerinden güzeldi. Ama ben en çok vişnelisini beğendim. Sonracığıma indik Pierre Lotiden, atladık otobüse Yine Eminönüye gittik. Balık ekmek yiyip turşu suyu içtik. Şimdi burada hemen kurabiyelerden sonra balık ekmek yedik gibi oldu ama aslında öyle değil. Kurabiyelerden sonra, Pierre Lotinin üst taraflarında dolandık, fotoğraf çektik, baya bir vakit geçirdik. Eminönüne gelince acıkmıştık.

 

 

he he he.. bu kalabalığın içinde ben de varım 😀 Karnımızı doyurduk, ohhh enerjimizi depoladık, atladık tranvaya Beyazıtta indik. Kapalı çarşıya girip kazık yedik azcık. Dışarıda çifti 2 lira olan küpeleri aldık 5 liraya, kazık dediğim bu 😀 İyi ki başka birşey almadım 😀 salına salına Çemberlitaştan Sultanahmete indik. Oralarda biraz dolandık, Gülhaneye geçtik. Sonra Eminönüne doğru yürüdük. Eminönüyle yetinmeyip Karaköye geçtik. Vapuru beklerken bir çay içtik, sonra da odamıza döndük. Yine çooook yorulduk. Ertesi sabah canım arkadaşım bizi Büyük Çamlıcaya kahvaltıya götürdü. Püfür püfür çok güzeldi. Geldiniz İstanbula bir saray gezmediniz diye bizi Beylerbeyi sarayına götürdü. Ordan da Fethi Paşa Korusuna geçtik. Karnımızı doyurduk ve tilkinin dönüp dolaşıp gideceği yer kürkçü dükkanı misali Ankara yoluna düştük. Çok güzel bir gezi oldu, tabi kocaman İstanbula 3 gün yetmedi. Tırnağın ucunu anca gördük ama yine de çok memnun kaldık. En önemlisi canım arkadaşımı gördüm, şarj oldum gibi oldu 😀 o yüzden bugün ne kadar her yerim ağrısa da full enerji dolu ve inanılmaz mutlu hissediyorum kendimi. Koridorlarda yürürken çoçuklar gibi hoplayıp zıplayasım geliyor 😀 En kısa zamanda bir üç gün daha ayarlayıp görmediğimiz başka yerlerine gitmeyi planlıyoruz güzel şehir İstanbulun…

Fotoğrafları da en yeni makinemizle çektik. Perşembe elimize ulaştı, cuma günü kullandık. İstanbul gezisi sırasında ayarlarını, falan – fişmanını öğrendik. Bu yüzden fotoğraflar biraz acemice oldu 😀 Yazdığım en uzun yazı oldu herhalde, ya da resimler çok oldu he he he… hadi ben kaçar.

Love rain

Geriden takip eden biri olarak Love Rain’i anca izleyip bitirdim. Daha önce de birkaç Jang Geun Suk dizisi ve filmi izledim. Love Rain’de biraz daha büyümüş kendisi, bir de arada kız gibi yürümese daha iyi olacak diye düşünüyorum. Bence kendisi hüznü, endişeyi çok iyi yansıtıyor yüzüne. İlk You’re Beautiful’da izlemiştim kendisini, o zaman gülümsemesi hoşuma gitmişti ama şimdi biraz yapay geliyor. Bu dizideki endişeli, üzüntülü, acı dolu ifadeleri bana gülümsemesinden daha gerçekçi geldi.

Güzel bir diziydi. Bi ara aa noluya ya adam oğluna rağmen vazgeçmeyecek galiba dedirtti bana. Bu arada valizlerine bayıldım hem kızın hem çoçuğun çok sevimliydi. İzlerken aklıma gelseydi resim alırdım. Nette bakındım bulamadım. Çok ilginç ayrıntılara takılabiliyorum dizi izlerken. Bu sefer ilgimi valizler ve de Im Yoon Ah’ın çorapları çekti 😀

bu 70’lerde;

Image

Bu da 2012’de;

Image

ost’lerine bakınırken yukarıdakini buldum aklıma Seo Joon’un dizide kadere inanmıyorum dediği geldi. Artık nasıl bir kader değilse onlarınki. Genlerden canım, genleri sevmiş birbirlerini baştan. Onlar da %50 anne – babalarının genlerini taşıyorlar sonuçta.

 

Yarın izinliyim, sabah erkenden yola çıkıyoruz, istikamet İstanbul 😀 Mutluyum, heyecanlıyım… Yaklaşık bir senedir göremediğim cancağızım arkadaşımı göreceğim 😀 Dönüşte resimlerle burdayım 😀