ben de binsem Howl’un şatosuna gitsem ordan oraya…

…her renkle birlikte açılsa kapım başka diyarlara. Kapıyı her açışımda değişik mekanlar bir o kadar değişik insanlar olsa. Sıkıldığımda kapatıp o kapıyı, hemen tekrar açsam, başka bir yere çıksam. Bazen kimse olmasa yanımda, çiçek tarlalarının ortasında, gölün yanındaki küçük kulübede mis gibi kokularla hiç birşey düşünmesem. Öyle gölü seyre dalsam…

Ah güzel animeydi: Howl’s Moving Castle. Hayao Miyazaki’nin yönettiği, Diana Wynne Jones’un hikayesini yazdığı keyifli bir animeydi. Hayao Miyazaki, Ruhlar’ın Kaçışı – Spirited Away animasyonu ile oscar almış. Henüz izlemedim. IMDB’de baktım şimdi, bir sürü animasyona ya senaryosuna ya da yönetmenliğini yaparak katkıda bulunmuş. Güzel bir animeydi. Sophie’yi çok sevdim şahsen. Kötü bir büyüye maruz kalıp birden 90 yaşında yaşlı bir bayana dönmesine rağmen ne kadar olumlu bir karakterdi. Aynaya bakıp kendi kendine söyledikleri çok güzeldi:

You’ll be fine, old lady. You’re still healthy, and these clothes finally suit you.

Anime boyunca Sophie böyle pozitifti, bardağın dolu tarafından baktı hep.

Bu yürüyen şatomuz, yürürken dışarıdan bakınca insanın çok içinde olası gelmiyor. Her bir yeri başka bir yöne savruluyor. İnsanın midesi kaldırmıyor, ama ne hikmetse büyü işte, içine girince sarsıntı marsıntı kalmıyor.

Sevgili Sophie ve yakışıklı büyücümüz Howl’un ilk (acaba?) karşılaşmaları. Var mı beni de çatıların üzerinde havada yürütebilecek birileri?

Büyükanne Sophieciğimiz bu da.

Çok zaman önce Howl’s Moving Castle’ın tanıtımını yine hatırlayamadığım bir blogda okumuş, hafızama kaydetmiştim. Her ne hikmetse hafızam bugün beni şaşırttı, aklıma geldi anime. Hadi netten indireyim izleyeyim dedim. Aradım taradım çalışan bir link en sonunda buldum, indirdim. Akşam eve geldim. Kardeşime anlattım hem animeyi hem bulma uğraşlarımı. Bana ne dese beğenirsiniz: Niye başta bana sormadın, ben de vardı hemde hd. Kendisinin inanılmaz bir film arşivi vardır da. Aha, ne bileyim ben canım hayret birşey. Tamam o da anime izliyor ben de ama kulvarlarımız farklı. Naruto, One Piece nerde ben nerde. Doğal olarak aklıma gelmedi kendisi. Herneyse öyle ya da böyle izlemiş oldum, keyif aldım, tavsiye ederim.

Bu müziğidir, güzeldir:

 

bu da ingilizce trailerı:

 

hoşçakalınız…

Giderken son bir kez Howl’a bakalım mı 😀

Advertisements

High school debut

Dün yine can sıkıntısıyla o blog senin bu blog benim diye dolaşırken bir blogda gördüm başlığı, aaa dedim mangasını okumuştum filmini de mi yapmışlar. Hemen yazıyı okuyup sonrasında filmi arayıp buldum ve izledim. Daha öncesinde mangasını okumuştum hoşuma gitmişti, klasik bir Shoujo türü.

Filmde fena değildi ama mangadan sonra çok yüzeysel geldi. Genelde öyle olur zaten bana, önce kitabını okumuşsam sonradan izlediğim filmlerini hep eksik bulurum. Ama burda şöyle bir olay da vardı, niye filme koymamışlar diye üzülürüm. Tabi adamlar da haklı, kısıtlı bir süreye sığdırmak zorundalar hikayeyi.

Liseye kadar tam bir erkek gibi yaşamış, iyi beyzbol oynayan, kızsal faaliyetleri olmayan hatta nasıl giyineceğini bilmeyen bir kızımız var. Liseye başlarken değişmek istiyor, beyzbolu bırakıyor, aşık olmak istiyor, uygun bir şekilde giyinmeyi deniyor ama beceremiyor. Kendisine bir koç buluyor onu değiştirsin diye ve olaylar başlıyor.

Film de güzeldi. Japonların vurgulu konuşmalarını, konuşmalarına eşlik eden mimiklerini sevdiğim için benim hoşuma gitti. Manganın animesi var mı bilmiyorum, ben öncesinde mangasını okuduğum için filmi izlerken karakterler bana animeden fırlamış gibi geldi. Bu Japonlara has birşey zaten. Hangi dizilerini izlediysem hepsinde de anime tadını alabiliyorum.

can sıkıntısı

Bazen insanları anlayamıyorum. Güvenlikli bir yerde oturuyoruz, öyle hırlının – hırsızın giremeyeceği bir yerde. Buna rağmen apartmanın önünde duran bisikletlerden eşiminkinin lastiklerini, her ikisini birden, uzun uzun kesmişler. Hangi mantıkla, hangi hissiyatla yapıyorlar bunu anlayamıyorum. Sapıkça bir zevk. Bugün lastik kesen bu zihniyet yarın çok rahat adam doğrar. Allah insanın karşısına böylelerini çıkarmasın.

 

Bugünlerde canımı sıkan birşey daha var. Devlet üniversitesinde çalışıyorum, başka bir kamu kurumuna naklen geçiş için başvurdum, kabul ettiler. “Sevgili üniversitem”  muvafakatımı verip işten ayrılma tarihi yerine personel gelince belirlenecektir şartını ekledi. Diğer kurum atamamı yapalı 2,5 ay oldu neredeyse. Bizim okuldan ses yok, yerime alınacak elemana dair ne bir ilan var ne de ilerleyen herhangi bir başka süreç. Personel dairesine soruyorum bölümünüz karar verecek diyor, bölüm başkanına soruyorum ben bilmem dekanlık bilir diyor. Eminim dekanlığa gitsem sorsam onlar da personel dairesi bilir diyecek. Ne kısır döngü. İstiyorum ki ayrılırken kötü olmayalım, güzellikle hallolsun, ama insana güzel yol bırakmıyorlar. Bir de iş yerinde ben gidince aksayacak iş olsa içim yanmayacak, tamam bekleyeyim diyeceğim ama iş de yokki. Bütün gün akşam saat beşi nasıl ederim, nasıl vakit geçiririm diye oturuyorum. Daral geldi artık. Biran önce yeni işime başlayıp işimi öğrenmek, yaz tatilimi ayarlamak istiyorum.

 

youtube’daki açıklamasıyla a Sad instrumental song:

http://www.youtube.com/watch?v=57dqXzW5kKg

Karışık mı desem? İlla başlık mı olmalı ya?

Hala Rüzgarın On İki Köşesi’ni okuyorum. Son üç hikayem kaldı. Ursula K. Le Guin’i sevdim. Bilim kurgu yazıyor ama boş bilim kurgu değil, konulara değinişi çok güzel. Kitapta özellikle Dokuz Can ve İmparatorluklardan Daha Büyük Ama Daha Yavaş hikayelerine bayıldım. İçime işledi. Her ikisinin de sonunda kalbim ürperdi. Her ikisi de yalnızlıktan bahsediyor. Kısaca biraz anlatmak istiyorum, çok etkilendim çünkü.

Dokuz Can: Günümüzden çok sonra bir tarihte, uranyum hala çok önemli. İki insan var bizim gibi insan evladı insanlar. Keşif için bir gezegene gönderilmişler. Burada da aynı hikayeden bir alıntı var. Altı aydır bu gezegende iki kişiler. Ne kadar gelecekte de geçse, bir gezegenden diğerine ulaşmak haftalar, aylar sürüyor yine de. Uranyum kaynağını bulmuşlar, çalışmayı yapacak ekibin gelmesini bekliyorlar. 10 kişiden oluşan bir ekip geliyor en sonunda. Tek bir adamdan, bir dahiden klonlanmış 5 erkek ve 5 kadın. Hepsinin adı John Chow, klonlandıkları adam. İkinci isimleri farklı. Herbiri değişik bir alanda uzmanlaştırılmış. En baştan beri hiç ayrılmamış on kişi. Diğer insanlarla iletişimleri yüzeyselden ileriye gitmemiş, kendilerinden başka kimseye ihtiyaçları olmamış on kişi, aslında tek bir kişi. Bizim iki insan evladı ekibi madene götürüyorlar, sistem kuruluyor, çalışmalar başlıyor. Bu arada gezegen stabil bir gezegen değil, sürekli depremler oluyor. On kişilik ekip madende çalışırken diğer iki insan gezegeni gezip keşfetmeye, depremleri vs. incelemeye devam ediyorlar. Bir süre sonra büyük bir deprem oluyor. Bizim iki insan bekliyorlar bekliyorlar, klonlar madenden dönmüyor. Gidip kontrol ettiklerinde sadece bir tanesini buluyorlar, maden çökmüş, dokuzu göçük altında kalmış. Canlı ama baygın Kaph’ı konakladıkları yere geri götürüyorlar. Devam eden saatlerde Kaph dokuz defa can veriyor. En sonunda kendi canı kalıyor ama adam yaşayan ölüye dönüyor. Bir kaç satır:

Kalph: Bırakın da öleyim.

Pugh: Sen ölmüyorsun.

Kalph: Onda dokuz ölüyüm. Beni canlı tutacak birşey kalmadı.

Pugh: Hayır. Ölü olan onlar. Sen değilsin. Sen onlar değilsin, sen yaşıyorsun. Sen John Chow’sun. Yaşamak senin elinde.

Kalph hiçbirini tınlamıyor bunların, yine ölü gibi, tepki vermiyor, biri birşey söylesin cevap vermiyor, en basitinden bir iyi gecelere iyi geceler demiyor. Diğer ikisi kendi aralarında Kalph ile ilgili konuşurken biri diyor ki:

Ama bence o, şu anda yalnız. Bizi görmüyor, işitmiyor, burası doğru. Daha önce başka birilerini görmesi gerekmemişti. Hiç yalnız kalmamıştı bugüne dek. Bütün yaşamı boyunca görebileceği, konuşabileceği, yaşayabileceği dokuz benliği daha vardı. Şimdi bir başına ne yapacağını bilemiyor. Öğrenmesi gerek.

Hikaye Kalph’in nasıl kendini ilk kez bir başkasına açışını anlatıyor, aslında açtığı noktada bitiyor demek daha doğru. Benim çok hoşuma giden bir hikaye oldu.

İmparatorluklardan Daha Büyük Ama Daha Yavaş: Yine bir ekibimiz var, uç insanlardan oluşan bilim adamları. Ve yine bir gezegeni incelemeye gidiyorlar. Ama ne gidiş. Onların seyahatı 10 saat 29 dakika sürüyor hepi topu ama dünyada bıraktıkları zamanın üstünden 256 yıl geçiyor onların yolculuğu süresince. Yani yalnızlar, tanıdıkları, sevdikleri yok artık. Ekipte çocuk otizmi hastalığına sahip olan, geliştirilen tedavi ilk kez üzerinde uygulanan ve iyileşen bir eleman var, ekibin algılayıcısı, Osden. Algılayıcısı çünkü inanılmaz empatik biri. Çevresinde canlı olan ne varsa hepsinin hislerini anlayabilen ve hepsini aynı derecede hissedebilen biri. Hikaye herkesin Osden’e karşı negatif tutumlarıyla başlıyor. Osdencim de algıladığı negatifliği elinde olmadan aynen geri yansıtınca, herkes ona düşman kesiliyor. Çok geç olana dek kimse adamdan yansıyan negatifliğin aslında ilk başta kendisinden Osden’e gittiğini farkedemiyor. Sonu beni çok etkileyen inanılmaz bir hikayeydi. Osden’i çok sevdim. Anlatmaya başlarsam hepsini satır satır buraya yazmaya kalkarım diye korkarak burada noktayı koyuyorum.

 

Bu arada bir sürü film izledim. Hala bir diziye başlamadım. Neler izledim bakalım: aa nereye gitti bu filmler izleyip sildim mi ne? Filmleri naptım bulamadım ama hatırladım ne izlediğimi. Balık hafızası işte. İki tane Tayland iki tane de Kore filmi izledim. Taylandlı filmlerimiz: First Love ve Bangkok Traffic Love Story. İkisini de beğendim. First Love’ın sonunu çok sevdim. Ben anlatmayacağım her ikisinin de tanıtımlarını değişik bloglarda okumuştum, şimdi her ne kadar nerede olduğunu hatırlamasam da. Korelilere gelince: Almost Love ve Couples. Almost Love’ın sonunu keşke daha belirgin bitirselerdi, daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Onun dışında güzeldi. Couples da dünya ne küçük dedirten bir film. Değişik açılardan bilmeden birbirini etkileyen insanları ve olayları anlatıyor. Fena değil yani.

 

Image

 

Karnım acıktı, karnımı doyurmaya gidiyorum…

Kitaptan…

Fantastik kitapları hep sevmişimdir, Harry Potter, Ejderha Mızrağı serisi, Zaman Çarkı serisi ki hala son kitabı çıkmadı :(, ve adını unuttuğum diğer birkaç seri. Ama ilk kez bilimkurgu türü okuyorum. Ursula K. Le Guin kitaplarını denemeye karar vedim. En ünlü kitabı Mülksüzler. Tarzını görmek, bana uyup uymayacağını anlamak için kısa öykülerinden oluşan bir kitabıyla başladım: Rüzgarın On İki Köşesi. 17 kısa hikaye var kitapta. Ben şu an dokuzuncu hikayeye geldim. Bitirince Mülksüzlere başlarım gibi geliyor. Beğendim galiba.

Dokuz Can’dan:

Bir yabancıyla ilk karşılaşma çok zordur. Dışadönük ve yumuşak huylu da olsa, bir yabancıyla tanıştığınızda biraz korku duyarsınız ama bunu bildiğinizi bilmeyebilirsiniz. Benimle dalga mı geçecek, kendi gözümdeki imajımı bozacak mı, beni ele mi geçirecek, beni yok mu edecek, değiştirecek mi? Benden farklı biri midir? Evet, işte bu kesin. İşte asıl korkunç olan bu: Yabancının yabancılığı.

Ölü bir gezegende iki yıl kalmışsanız ve bunun son altı ayı, iki kişilik bir ekip olarak karşınızdaki kişiyle ya da kendinizle baş başa geçmişse, işte o zaman bir yabancıyla tanışmak daha da zor olur. Yabancıyı buyur etmek isteseniz bile durum değişmez. Farklılık alışkanlığınızı yitirmişsiniz, o duyguyu unutmuşsunuzdur. Bu noktada korkular uyanmaya başlar, o ilkel endişe duygusu, eski bir dehşet duygusu kendini gösterir.

Yeni bir diziye başlamak istiyorum ama daha karar veremedim. A Gentleman’s Dignity’nin çok güzel olduğunu okudum ama devam eden bir dizi. Bitmiş bir dizi olursa daha iyi benim için, çünkü beklemeyi sevmiyorum. Elimde Love Rain var ona mı başlasam acaba bilemedim. Dizi arayışındayken bir film izledim: Antique. Joo Ji Hoon’u daha önce Goong’da izlemiştim ama filmde görünce tanıyamadım kendisini. Bir yerden tanıdık ama kim bu diye google’a sorunca aha dedim nasıl yani. Filmdeki haliyle devam edebilir bence. Daha sempatik olmuş.

Arada bir film daha mı izlesem diziye karar verene dek?

Hafta sonu filmi

İki saatir mozillanın geçmişinde dolanıp duruyorum. 30 veya 31 mayıs günü takip ettiğim bloglardan birinde bir film yazısı okudum. Hangi blog olduğunu bulamadım, çok güzel bir yazı vardı. Okudum, bu filmi izleyeyim diye aklıma not düştüm, bloğu hatırlayamayan ben Allah’tan filmi hatırlıyorum. Belki onu da unuturdum da blogda yazıyı okuduğum akşam arkadaşlara yemeğe gittik, konuşurken aynı filmin konusu orada da açıldı. Onlarda izlemişler, çok övdüler. Filmi o yüzden unutmadım sanırım. Bir daha akıla not düşmek yok işte bulunmuyor alınan notlar sonra.

Film “3 Idiots”. Hint filmi. Burada da bahsi geçiyor. Cuma akşamı eşimle birlikte izledik, hem gülmekten hem de ya işte malesef böyle demekten yorulduk. Çoook güzel bir filmdi. Film bittikten sonra herşeyi beğenmeyen sevgili kocamdan şöyle bir yorum geldi: “Uzun zamandır izlediğim en kaliteli filmdi.” Yaklaşık 3 saat süren uzun bir film. Çalışanlar hafta sonu izlesinder, biz o gün filmi bitirdiğimizde saat 2 oluyordu nerdeyse. Ama çok güzeldi. İzlerken hem üzüldüm hem de çok özendim. İstedim ki Rancho gibi cesaretim olsun, tabi bir de zeki olmak da lazım yanında. Film eğitim sistemi ile ilgili. Aklıma lisedeki felsefe öğretmenim geldi, kitabımız yoktu, fen – matemetiktik biz. Kendisi deftere uzun uzun yazdırırdı Felsefe nedir diye bir soru yazar iki sayfa cevabını yazdırırdı. Sınavda da defterdekinin aynısını isterdi. Böyle ezberci bir sistem işte filmde eleştirilen. Ki filmin ilk dersindeki makine nedir sorusu bizim hocanın felsefe nediriyle birebir aynı. Çok acıki ülkemizde de durum aynı, 4 sene lisans okudum üstüne iki sene yüksek lisans yaptım şimdi ne hatırlıyorsun deseler yok birşey malesef. Şimdi de yine üniversitede çalışıyorum ama bakıyorum hala şimdiki öğrenciler de ezberle geçiyorlar, öğrenmiyorlar. Filmin sonundaki okul var ya bittim oraya gidip orada çalışsam, yaşasam sıkılmam hiç ha… Şimdi sabah kalkıp işe gelmek zor geliyor.

Image

Filmi izledikten sonra resimdeki aal iz well cümlesi de insanın diline yerleşiveriyor. Bu arada filmin müzikleri de çok güzel.

http://www.youtube.com/watch?v=S-LltgOtFSg&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=yJ1uLVgv3Vg&feature=fvwrel

Bunlar sadece ikisi, filmde bir sürü güzel şarkı var. Şimdi bir hafta sonu filmimiz daha var sırada yine bir Hint filmi ve yine Aamir Khan oynuyor. Bunu da arkadaşlar tavsiye etti: Yeryüzündeki Yıldızlar – Taare Zameen Par. En yakın zamanda bu filmi de izlemek istiyoruz.

izi / lim hyung joo

Birkaç gündür Delightful Girl izliyorum. Son bölümdeyim.  11. – 14.  bölümleri hariç sevdim diziyi. Bitti bitecek ama ben diziyi bitirmek yerine müziklerini aramakla meşgulüm. Yukarıdaki Lim Hyung Joo’nun seslendirdiği Haeng Bok Ha Gil Ba Rae. Adamın sesi bir harika.

Başrolde oynayan adamı, Jae Hee, daha önce başka bir dizide izlemiştim, witch amusement. Diziyi sevmediğimden adamı da sevmemiştim. Bu yüzden, delightful girl ile ilgili bloglarda bir sürü yazı okusam da diziyi izlemeyi hep ertelemiştim. Şimdi izledim ve çok memnunum. Sadece müzikleri bile yetti bana. Lim Hyung Joo ve İzi’den Oh Ji Seong sesleri çok güzel.

İzi’den ost:

ve bu da bir diğer şarkıları:

ve bir tane daha:

Gidip bitireyim, bakalım ne oluyor sonunda… hala izi dinliyorum yalnız 😀